SERVİ AĞACINI NASIL BİLİRSİNİZ?

Başlıktan da anlaşılacağı gibi, selvi(servi) ağacı, halk arasında mezarlık ağacı olarak da bilinir.

Benim selvi ağacı ile tanışmam, 1963 yılında oldu.

Adana /Sarıyakup mahallesindeki, tahta merdivenlerle sofasına çıkılan evimizin, aile bireyi olmuş kurşuni tüylü emektar bir MESTAN isimli kedisi vardı.

Sonbahar aylarından biri idi, bizim Mestan kedi hastalandı, hiçbir şey yemediği için de gün be gün zayıflıyordu. Mestan kedinin mutlaka veterinere muayene ettirilmesi gerekiyordu.

Kardeşimle birlikte, eski hükümet konağı karşısında, Ulus parkının yanından belediye otobüsüne bindik, kucağımızda Mestan kedi, asri mezarlık ana giriş kapısının karşısında Adana’da tek olan hayvan sağlık merkezine gidecektik.

Mahallelerin arasında uzun bir yolculuktan sonra, asri mezarlığa geldiğimiz söylendi, otobüste bizden başka kimse de kalmamıştı, şoförün, kucağımızda kedi ile bize şaşkın şaşkın bakışını hiç unutamam.

Etrafa bakınarak otobüsten indik, ancak bildik bir yer olmadığı gibi bulunduğumuz yerin de Dağlı oğlu mahallesi olduğunu öğrendik, asri mezarlığın ön değil arka kapısı imiş! 

Kardeşimle birbirimize bakıştık ........ Bakışlarımızla; korkumuzu, heyecanımızı, içimizdeki ürpertiyi ve en önemlisi başımıza gelebilecekleri birbirimize aktarmıştık.

Gökyüzündeki strato kümülüs bulutları; güneş ışınlarının çok azını yeryüzüne gönderdikleri için hava kararıyordu, gökyüzündeki koşar adım hızla hareket etmeleri yürümemize mani oluyor, midemizi bulandırıyordu.

Zaman zaman güneşin, bulutlar arasında göz kırpması, adımlarımızı hızlandırıyor, çökmüş mezarların üzerinden atlamamızı kolaylaştırıyordu.

Bu göz kırpmalar uzun sürmedi, mezarlığın ortalarına ulaşmıştık ki kümülo nimbus bulutları yağışın habercisi idi ve öyle de oldu, yağmur çiselemeye başladı.

Mestan kediyi, yağmurdan ıslanmasın diye, sırayla gömleğimizin içine soktuk. Tüm gayretlerimize rağmen Mestan kedi ıslanmıştı.

Yağmur ve havanın kararması ve şimşeklerin çakmasıyla birlikte selvi ağaçlarını fark ettim. Sanki her bir mezardan ölüler kalkmışta, karanlıktan istifade ile gökyüzüne yükselmeye çalışıyorlardı.

Ne korkutucu ve iç karartıcı ağaçlardı bunlar. Bu mezarlıklara, insanın içini ferahlatan, hüznünü hafifleten başka cins ağaç dikilemez miydi? 

 

Bu soru hafızama o denli kazınmıştı ki! Aradan yıllar geçti: Nazım Hikmet Ran’ın “Ağaçlar” isimli yazısında “Servi ağacını” tanımlamasının; benim çocukken yaptığım tanıma çok benzediğini okuduğumda inanın çok şaşırmıştım:

Nazım Hikmet şöyle diyordu;”…kara düşüncelere dalmış,Aksoylu bir filozoftur Servi…Ölümün kapısı eşliğinde,çeliği kararmış yalın kılıç gibi duruyor..Önünde saygıyla eğilelim.”

Nisan–2004 yılında ise; yazar Alain De Botton’un kitabında, Van Gogh üzerine yazılmış bir bölümü okuduğum da “Van Gogh”’un ressamlığının ötesinde filozofluğunun daha baskın olduğu kanısına vardım.

Van Gogh “Selvi ağaçlarını “nasıl değerlendirmiş, bu görüşlerini sizinle paylaşmak isterim.

”Van Gogh 1888–1889 yıllarında bir dizi selvi resmi yapmış ve erkek kardeşine “Bu selviler düşüncelerime hâkim oldular” demiş ,”daha önce kimsenin onları resmetmemiş olması beni şaşırtıyor. Selviler, düzgün hatları ve oranlarıyla bir Mısır sütunu kadar güzeller. Yemyeşil renkleri de cabası. Tıpkı güneşli bir manzara resmine fırçayla siyah renk sıçratmışsın gibi tam olarak aynısını vurmak neredeyse imkânsız.”

Servilerle ilgili Van Gogh’un fark ettiği ama diğer ressamların fark edemediği tam olarak neydi?

Ya da ben, önceleri neden öyle karamsar düşünmüştüm?

Acaba servi ağacını rüzgârda salınışlarıyla, mağrurluğunu fark edebilecek miydim?

Yoksa 40 yıl önceki düşüncemde sabitlenecek miydim?

Doğa yürüyüşlerinde; selvi ağacı arayarak tüm doğada selvi ağaçlarını tekrar tekrar keşfetmeye karar verdim

Nisan–2004 ‘da, Bayındır_Kızıl oba/İzmir bölgesi yürüyüşü için; otobüsle eski İzmir-Aydın yolunda ilerlerken, Torbalı kasabası yakınlarında kilometrelerce uzunlukta, yolun sağında ve solunda dikili en az 60 yıllık Selvi ağaçlarını gördüğümde; sanırım, şaşkınlıkla karışık sevincimi tahmin edersiniz.

Çünkü Türkiye’de selvi ağaçları(inşa, gemi yapımı hariç); çoğunlukla mezarlıklara (Müslüman-Hıristiyan dâhil),bahçe ve tarlaların sınırları belirlensin diye çit olarak ya da çiftlik evlerinin önüne dikilirdi.

Selvi ağaçlarını, tüm gün boyunca yakından inceledim. Bu incelemelerime eşim de katıldı, konuştuk ve resimlerini çektik.

Servilerin, salınışları, mağrur ve zarafet içinde idi, bu özellikler olur da biraz kibir, biraz bencillik olmaz mı?

Çam ağaçlarına baktığımda; dallar, ağacın tepesinden aşağı doğru yanlara doğru inerken, Selvi ağacının dalları, tam tersine yerden tepeye doğru yükseliyordu. Selvinin gövdesi ince ve uzun vejetaryen bir bayan gibiydi.

Bir disiplin ve estetik içinde idi. Yapraklarının sık ve gür oluşu gövdesinin görünmesini engelliyordu. Böylece gizemli bir görünüme kavuşuyordu.

Dallarının şekli her ne kadar sınırlı sayıda insanın gölgelenmesine izin veriyorsa da, kendi varlığını gövde bütünlüğü içinde, tüm dış etkenlerden koruyarak, devamına imkân veriyordu.

Dağların zirvesine doğru tırmandığımızda, çam ağaçlarının rüzgârın etkisiyle o kocaman gövdeleriyle yıkıldığını ve çürüyerek toprak ananın humus katmanını oluşturmaya başladığını gördüm.

Oysa Selvi ağaçları ayakta dimdik idi.

Rüzgârlı ve kötü hava koşullarında; meşe ve çam ağaçlarının sadece dalları salınıyor, gövde sabit kalıyordu, ama selvi ağacı gövdesiyle bütün olarak sağa sola yatıyordu. Böylece ayakta kalabiliyor, kendisini dış etkenlerden koruyabiliyordu.

Vincent Van Gogh, 1889’da yaptığı “SELVİLER” tablosuna tekrar baktım, bir de çekmiş olduğum selvi fotoğraflarına, eşimin de gözlemiyle, Servilerin gövdelerinde; diğer ağaçlar da olduğu gibi toprakla dalları arasında bir çıplaklık yoktu, toprak hizasından itibaren dallar başlıyor tepe noktasına kadar devam ediyordu. Bu görünüm kendisine daha da bir zarafet, bütünlük, birlik ve dirlik katıyordu.

Selvi ağaçlarının dalları, gövde boyunca çok farklı noktalardan çıkmasına bağlı olarak, hafif bir esintide, çok farklı eksenlerde hareket ediyormuş izlenimi uyandırıyordu.

Dallar eş zamanlı hareket etmedikleri için, uzak mesafelerden bakıldığında, sanki birden çok açıdan rüzgâr esiyormuş da serviyi birçok yöne hareket ettiriyormuş görüntüsü çıkıyordu.

Koniye benzeyen bu ağaçlar, şekilleriyle tıpkı alevlere benziyor, rüzgâr estikçe heyecanla titriyorlardı.

Kardeşimle birlikte; babamın mezarı başında dua ederken çok gururluyduk, dimdiktik, gönençliydik.

Veteriner; Mestan kediyi muayene ederek, bize kediniz oldukça yaşlı hastalığı da normal, beslenmesine daha dikkat edin, demişti.

Yani açıkça söyleyemediği, ölümü yakın ifadesi idi.

Sanırım ikimizin kedimize olan sevgisine tanık olduğu ve bizi daha da üzmemesi için,  bu ifadeyi söyleyememişti.

Eve döndüğümüzde sevgili anneme, nasılda göğsümüzü kabartarak anlatmıştık...

Bu maceramız uzun yıllar aile içinde konuşuldu anlatıldı.

 

 

MEHMET YÜCEBİLGİÇ

2004-İZMİR

(YAKINLAŞTIKLARIMLA UZAKLAŞTIKLARIM-2006

DENEME/ANI KİTABIMDAN) 

(

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !